İshakpaşa sarayı’ndan Ağrı dağı görünür mü?

M. Kemal AYÇİÇEK

Aklımdadır hep, bizim Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgelerine neden kimse gitmez. Gezi sitelerine baksanız Türkiye dendiğinde hep ya Akdeniz veya Ege veya Marmara Bölgesi’nden ufacık bir dükkan, halıcı veya boncukcuyu yazarlarda bir türlü diğer bölgelere gitmezler. Güya gezicidirler ama Alanya’nın plajı, Çeşme’nin geceleri, Bodrum’un Halikarnas’ı, Fethiye’nin ölüdeniz’i, Antalya’nın kurşunlu, didem ve Manavgat  şelaleri..onlara inat bende  İkinci kez gidiyorum Ağrı, Doğubeyazıt’taki İshakpaşa sarayına. Öyle ya  Dünya’daki ilk merkezi ısıtma sistemine sahip, Selçuklu, Gürcü, Ermeni, İran, Türkistan ve Osmanlı mimarı tarzını yansıtan mozaik bir eser İshak Paşa sarayı.

 Bir önceki gezimiz 2001 yılındaydı ve yolu yapılmamıştı, o nedenle aracımızı sarayın altlarında bir yerde bırakıp, yürüme çıkmıştık. Henüz restorasyonu yapılmamıştı, kapıları açıktı o nedenle de zindanlarına kadar inmiş, gezebilmiştik. İkinci gidişimizde hem yolu vardı ve hem de yol kenarlarında artık restoranları ve dinlenme yerleri de oluşmuş bir turizm merkezi görünümüne kavuşmuştu. Hem zaten gidilebilir olmasının rahatlığı, artık önerilebilecek yer olması anlamına da geliyordu. Şimdi den hem de gözüm kapalı olarak, kesinlikle ölmeden görülmesi gereken yerlerden biri diyebileceğim kadar şiddetle hatta Rizelilerin ifadesi ile haain (şiddetli) önerebileceğim bir yer hem Doğubeyazıt ve hem de tabiî ki İshakpaşa sarayı ve çevresi. Bir yanda Ağrı dağı, bir yanda İshakpaşa sarayı bir yanda da Kürt ulusal destanı “Mem û Zin”’in yazarı Şeyh ,alim, şair Ahmed-i hani ya da  Ehmed Xani (1651- 1707)  Türbesi..

Ta Milattan önce 800’lü yıllarda Urartu döneminden yerleşime açık olan Doğubeyazıt aslında İshakpaşa sarayının olduğu bölgedeymiş ama yıkılmış, yakılmış derken şimdi sadece o saraya 5 kilometre  mesafede kalmış, sanki 5 bin 137 metrelik zirvesi ile  Ağrı dağı’nın adeta gölgesinde Ağrı’nın mütevazi bir ilçesi. Bir çok kaynakta her halde bizim “savaşcı bir millet” olma özelliğimizden(!) olacak, Saray’ın Kartal yuvasını andıran şekilde sanki sırf saldırılara karşı korunsun diye yüksek bir tepeye kondurulduğundan da söz edilse de aslında saray, İpekyolu’nun kontrolünü de amaçlayan bir saray. Topkapı sarayından sonraki en ihtişamlı ve gösterişli İshak Paşa sarayı, Osmanlı İmparatorluğu’nun “duraklama devri” olarak nitelendirilen ve de “lale devri”ni de kapsayan bu örnek mimari eserin yapımına Doğubayazıt Sancakbeyi Çolak Abdi paşa tarafından 1685 yılında başlanıp, 1784 yılında oğlu Çıldır Valisi İshak Paşa(ikinci)  ve torunu Mehmet Paşa tarafından tamamlandığı tüm kaynaklarda belirtiliyor.

Sarayın hemen önündeki levhadaki tarihçesi;

“1685 yılında İshakpaşa’nın babası Çolak Abdi paşa tarafından başlanan saray oğlu ishakpaşa tarafından tamamlanmıştır.1784.7600 metre kare alanı kapsayan binanın oturduğu zemin kayalıktır.Duvarların yüksekliği 12 ile 15 metre arasında değişir.İshak paşa sarayının planında türk sarayları geleneği düşünülmüş  ve bina teşkilatı kimeler şeklinde içiçe iki avlunun çerçevesinde toplamıştır.Birinci avluya ikinci avluyu tonozlu bir geçit bağlar.(10 metre uzunluğundadır).ikinci avlunun dört yanı bina kümeleri ile çevrilidir.sağ tarafta sarayın mabeyni ile selamlık teşkilatının bina kümeleri, bir cami ve camiye bitişik bir türbe yer almaktadır.kesme taşlarla muntazam olarak yapılan binanın görkemli yerlerinden birisi de som çelik kaplama kapısıdır.Bu kapı 1917 yılındaki Rus istilası sırasında Moskova’ya taşınmış olup halen Moskova müzesinde bulunmaktadır.(dense de bu som altın kapının aslında Saint Petersburg(Leningrad) kentindeki Dünyaca ünlü Hermitage Müzesi’ndedir)  1685 yılında inşaatına başlanan sarayın kalorifer,kanalizasyon ve su tertibatı bulunmaktadır.sarayın arkasındaki bahçe harem dairesinin  dinlenme yeridir.”

“kartal yuvası” benzetmesini yapanlara hak veriyorum tabi, hele şimdiki haliyle. Saray da Selçuklu, Osmanlı, ve Türkistan gibi Ulusal Türk Mimarlık tarzı denmesinin yanında, yabancı kaynaklarda saray mimarisinde Selçuklu ve Osmanlı’nın yanı sıra Gürcü, Ermeni, İran tarzlarından da söz ediliyor. İshak paşa sarayının tamamlanmasından 21 yıl sonra, Fransa’dan Napolyon’un 1805 yılında İran’a ajan olarak gönderdiği ve İshakpaşa sarayı zindanlarından 4-5 ay yatan P. Amedie Jaubert’in seyahatnamesi veya Fransız araştırmacı Charles Texier’in “Description del Armenie la Perse et la Mesopatamie” kitabında anlattıkları bir yana, elbette  Johan Other, Piton Van Tournefort, Eug Bore, Eli Smith, James Brant, Friedrich Parroth J.B Fraser, Carl Ritter, J. Bront, Salih Hayri, Amedee Le Faure, coğrafyacı V. Guinet, R. Baulanger, Yusuf Mahzar, M. Akok, H. Gündoğdu  gibi batılı ve yerli bilim adamı, coğrafyacı, arkeolog, misyoner, mimar, arkeolog, sanat tarihçilerinin ve seyyahların yazdıklarını tenzih ederek kendimce İshakpaşa sarayını anlatmak istedim.

“Saray”ları biz Topkapı Saray’ı ile öğrenmeye başladık sıradan bir insan için sarayın çok da fazla bir anlamı ve de önem

Not: Yazının devamı için

Birkaç Guguvak öyküsü

Guguvak..çocukluğumuzdan  bildiğimiz, şapkasını Fes’e benzettiğimiz ve yerden biten bir şeydi. Bize sıkı sıkıya tembihlenirdi, “sakın kendi bulduğunuz guguvağı yemeyin” diye.. bizde ona uyardık ama  yayla yolunda veya yaylalarda gezerken rastladığımız guguvakları da alır, eve gider ve dedeme, neneme veya annemize sorar, eğer yenen türdense öylece yiyebilirdik. Yenmeyecek türlere genelde, yenmesin diyedir belki de ,”zehirli”  yerine  “köpek işemesi” denirdi.Çocukluktan aklımızda Guguvak yani mantarlarla ilgili kalan bilgi sadece bu kadardı. Zehirli olanlara , “köpek işemesi” denmesi de, bizi onlardan uzak tutmak için, “iğrenç”lik ifade eden deyim yerine geçmesiyle onlardan uzak dururduk.

 Bizim Guguvak olarak bildiğimiz aslında yenilebilir doğal ortamlarda sisli ve rutubetli alanlarda, yağmur veya çiseden hemen sonra birden bire yetişen mantarlardı. Büyükçe bir guguvağı, Maçka’da ormanın bittiği bir noktada buldum, otların arasında..tamda mangal için yayla yolundayken..aldım, götürdüm.Büyükçe bir mangalda üzerine hafif tuz dökecek ve pişirecek, belki de et bile yemeyecektim, o kadar müthiş bir guguvaktı.Bir yandan et siparişimiz hazırlanırken, kasabın içinde  Mantardan iyi anlayan yöre sakinlerine  sordum, “yenir” dediler. Bir başkası, “yenir ama kurtlanmış, atun oni” dedi. Bir diğeri de, “la pirakun, adam ölecekta derdi sizi mi almış, bırakın yesun, garişmayin ona” diyende oldu. Başkaları da var tabi orada, “nerde buldunuz oni” diyor, sanki bu yıl hiç guguvak görmemiş gibi, belli ki çok seviyor. benim de kanaatim yenilebilir olduğu yönüneydi ve deneyecektim. Çünkü, ben o zamana kadar öylesine büyük guguvak görmemiştim.şöyle tuz döküp, iyi közlü bir mangalda pişmesini seyredecek sonrada tadacaktım. kırdım ortasından ikiye..çok küçükçe kurtlar vardı, kurtları görünce iştahım daha da kabardı!

Yirmi yıl kadar önce Araklı’nın Guguda olarak nam salmış Halilli köyünde kocası gurbette olan 35 yaşlarında bir kadın, 5 çocuğuna yedirmişti topladıkları mantarları ama zehirlenmiş çocukları ile birlikte KTÜ Tıp Fakültesi’nde tedavi altına alınmışlardı ama tabi onlardan bir tek çocuk kurtulabilmişti, o da yemeğe mızmızı olan ve belli ki o yemekten yememiş olmasıydı onu kurtaran. Diğerleri hep vefat etmişlerdi. Onları görmüş, haberini yapmıştık ama her guguvak görüşümde hala onları ürpererek hatırlarım. Fakat, tüm o hatırlamalarıma rağmen yinede bu bulduğum Guguvak, Şemsiye Mantarı’ydı. Bir yerde okumuştum, yanılmıyorsam “mantar kurtlu ise yenilebilir türdendir. zehirli mantarlarda kurt olmaz” diye.. bu bana da mantıklı gelmişti. Öyle ya ona da güveniyordum ama olmadı. birlikte gittiğim arkadaşlarım, “zehirlenir, bir de hastahaneler de uğraşmayalım, günümüz zehir olmasın” diye düşünerek benden  fotoğraf çekilme bahanesi ile  elimdeki mantarı alıp, orada büyük bir gayretle çiğneyip ezdiler, sonrada üzerinde tepindiler.çok üzüldüm.iyi ki bir kaç fotoğrafını çekmişim, tek tesellim onlar oldu.

Bir başka Mantara daha üzülmüştüm, o da Bayburt’un Kırkpınar köy yolunda kavaklıkların olduğu bölgedeydi. Kesilmiş kavak ağaçlarının kök kısmında kocaman kocaman mantarları görünce, topladık biraz. Ama oradaki mantarların tamamını toplasak belki 20 kişiyi doyuracak kadar mantar vardı. Birkaç tane aldık. kardeşim “bunlar yenilebilir cinstendir” dedi ve çığ olarak orada tadına da baktık. Bir şey olmamıştı ama o dev gibi olanını, güya bu işten iyi anlayan birilerini bulup, onlara danışıp öyle yemeyi düşünüyordum ama o da olmadı. O mantarı elimde gören bir arkadaşım, “ver biz onu yeriz” diyince ona verdim ama o da yiyememiş korkusundan meğer..,devamı için

Hapsiyaş köprüsü’nden Uzungöl’e

Karadenizolay.com -(Özel)-Bir hayli zaman olmuştu Uzungöl’e yaz mevsiminde gitmeyeli..önceleri fırsat bulup gidiyorduk ama tabi gitmekten sayılırsa..bizimkisi iş icabı olunca, takipler nedeniyle gittiklerimizi ben gitmekten saymam. Hem zaten tüm görevliler bilir bunu, belli bir görevdeyken gidilmiş yerlere “gittim” denilecek gidişler olmaz onlar. Benimkisi de o hesaptı. Aslında bunu Rahmetli Adnan Kahveci,  eşi ve çocukları ile Uzungöl’de söylemişti.  Bana “işin yoksa, Sumela Manastırı’na birlikte çıkalım, bakanken gitmiştim ama o gidişler bana hiç gitmişlik hissi vermez, vermedi de zaten. Gidelim” gitmiştik.  O zaman bu zamandır düşünürüm ve o zamana kadar  görevli gittiğim bir çok yere gitmediğimi o zaman anlamıştım!

Dokuz günlük Ramazan bayramını fırsata dönüştürüp, uzungöl’e çıkanlar öylesine çoktu ki, hani tabirimi mazur görün ama uzungöl doldu taştı tabiri abartı sayılmazdı. Son yıllarda daha çok arap turistlerin varlığından söz ediliyordu, bende merak ediyordum aslında var mı o söylenen kadar. Fakat yoktu, Araplar değil ama yerli turistlerden ben ya Arap göremedim ya da söylenenler abartıydı. Uzungöl, artık eskisi gibi değildi. Bir başka yazımda da söylemiştim, “Karadenizi önce biz gezelim” diye, o “biz” den kastım, Karadeniz insanıydı. Şimdi artık Uzungöl bile bize yabancı oluvermişti. o eski  uzungöl’in Uzungöl olduğu yıllardaki tenhalığın yerini, aşırı araç yığını ve dolayısıyla tıpkı o şehirlerdeki gürültü almıştı. Araçların birbirine yol vermesi bile sorun artık uzungöl’de.

Uzungöl, görmeyenler için gidilmesi gereken bir yer tabi. Fotoğraflarını hayal ederek büyüyenlerden tutun,  fotoğraflarını görünce, “ne mutlu size cennettesiniz” diye iç geçirenlere, gidip de doğasına, manzarasına doymayanların anlatımlarına imrenenlere  kadar hemen herkesi  büyüleyen  uzungöl’e çıkarken, Solaklı vadisinde hemen herkesin dikkatini çeken  Hapsiyaş Köprüsü’nde(Kiremitli köprü) fotoğraf çekmek için duruyoruz. Bu köprü,  ilk olarak 1935 yılında yapılmış ve bir başka örneği de bulunmadığı için 1996 yılında da “Anıtsal eser” olarak tescil edilmiş, 2002 yılında da aslına uygun olarak Trabzon valiliği tarafından restore edilerek bölge turizmine kazandırıldı. Hapsiyaş Köprüsü, sığınaktır aynı zamanda, yağmurlu havalarda o yöre sakinleri için. Köprünün hemen önünde yörenin kestane balı ve çiçek balı satışını yapan tezgahta fiyatları soruyorum. Çiçek balı 30 lira, kestane balı ise 50 lira. Aynı kestane balı Ayder’de 150 lira. Ayder balı diye de adlandırılıyor. Sanırım bu turizm patlaması, bizde fiyatları baya fırlatmış, canlı alabalık, çay ve bal fiyatları bana çok pahalı geldi. Düşüsenize çay yöresindesiniz ve ince bel bir bardak çay bir lira. Oysa kahvelerde çay normalde 40 kuruş. Neyse..

Oradan ayrılıp dedem, babam ve amcamların Çaykara’ya vardıklarında mutlaka ziyaret ettikleri,  ve bölgenin Müslüman olmasına  kaynaklı ettiğini söyledikleri Maraşlı köyündeki Maraşlı Saçaklızade Osman Efendi’nin türbesini ziyaret ediyoruz. Çaykara’nın hemen içinden, kaymakamlık binası önünden direk yukarıya doğru asfalt bir yolla çıkılıyor, oradan da devam edip, uzungöl yoluna zaten varılabiliyor. Hem manzarası ve hem de manevi havası ile Maraşlı Saçaklızade Osman efendi’nin türbesinden ayrılıyoruz. Son çıktığımda hala yolları tamamlanmamıştı Uzungöl’ün ama  artık tamamen asfalt ve yön levhaları da neredeyse eksiksiz yol boyunca. Tahmin ediyorum, hem bayram ve hem de hava güzel olunca Bayramın birinci gününde Uzungöl’ün kalabalık olabileceğini, yanılmamışım. Bir ara sanki İstanbul’da köprü trafiğine takılmışız gibi oluverdik. Araçların birbirlerine yol vermesi bile bir mesele oluverdi neredeyse. Türkiye’nin her yerinden plaka saymak mümkün tabi ama gurbetçilerle de yabancı plakaları da görebiliyoruz. İran plakalı araçlar da yok değil tabi.

Gölün çevresine dönülmüş o set duvarları ilk kez görüyorum, fakat aklıma uzungöl’ün suyunu karşılayan ve ilk kez DSİ tarafından yapıldığında Haldızan deresi üzerindeki bentler için de aynı “çevre kaygısı” dile getirilmişti zamanında ama o kalabalık trafiği gördükten sonra bende çevreci dostlarıma hak vermekten vazgeçtim. O  duvarlara rağmen göle uçan araçlar olmadı mı daha yakın bir zamanda, hem de ölümle sonuçlanan. İyi ki duvarla çevrildi Uzungöl, yoksa maazallah Uzungöl’in çevresini saran ve her birinin adeta birbirine inat “para hırsı” ile yapılmış o karmaşık binalar, göl möl dinlemez orayı da işgal ederdi kısa zamanda. O zaman da ortada Uzungöl diye bir yer kalmazdı zaten. Ellerinde birer cihazla bir zamanlar İstanbul sokaklarındaki  “değnekçi” leri aratmayan park parası kesen görevlileri nin sayısını da abartılı buluyorum. Tek yöndü yol otellerin yoğun olduğu yerde, şimdi bir başka cadde de dönüş için tahsis edilmiş ama ona rağmen çok kalabalık ve Uzungöl’ü bir tatil merkezinden çok  Konya’daki Mevlana türbesine çevirmişler. Durmadan doğruca Haldızan deresinden yukarıya doğru çıkıyoruz. Yukarıdaki bir balık çiftliğinden aldığımız alabalıklarla bir güzel mangal keyfi yapıp, bir yandan da buz gibi Haldızan deresinin sularında serinliyoruz.

Oysa Uzungöl dendiğinde aklıma ilk gelen Dursun Ali İnan’a uğrayıp, bir fotoğrafını çekecektim ve Uzungöl’ü yazarken de onun bir fotoğrafını kullanayım istiyordum ama zamanı değildi. Biz Dursun Ali inan’ı, keserle ağaç yonarken yıllar öncesinde gördüğümüzde o, şimdi onun tesislerini belki çevreleyen yapıların bir tanesi bile yoktu. Hem zaten onu babasına da “oğlun delirdi, parasını boşa harcıyor” diye şikayet bile etmişlerdi. Şimdi bakıyorum da Dursun Ali inan’ı babasına şikayet edenlerin de mutlaka Uzungöl’de bir tesisi vardır belki ve belki de “uzungölü ben yarattım” havalarından da geçilmiyordur, kim bilir! Dursun Ali inan’la görüşemedim, ama ne diyordur Uzungöl’ün şimdiki haline diye de merak etmiyor değilim. Uzungöl’den sonra aklıma ilk gelen isimdir Dursun Ali İnan, Uzungöl’ü yaratan tek sivil adamdır o. Çünkü o’nun 1987 yılındaki düşüncelerine bir yandan da Orman Bölge Müdürlüğü’nün örnek konaklama tesisleri olan desteğinin tanıklarıyız. Şimdi o orman bölge müdürlüğüne ait tesislere de baktım uzaktan, pek iç açıcı gelmedi bana ama yine de sağı solu, İnan tesisleri kadar çevrelenmemiş ve iyi ki varlığını sürdürüyor dedim kendi kendime. DSİ Bölge müdürlerinin ve iller Bankası bölge Müdürlerinin katkılarını elbette unutmuş değiliz.

Uzungöl’ü Uzungöl  yapan Dursun Ali inan, sadece bir kuru tesisle yapmadı bu işi, o kendi felsefesine uygun, kendince önemsediği özel sözleri de birer plakalar halinde, yaptığı tesisine asarak, insanlara adeta nasihat ediyor. Mütevazi kişiliğini nice insanları ağırlarken ki duruşunda hep gösterdi. Bakın o levhalarda neler yazıyordu;

“mücadeleden kaçanlar, mücadele edenlerden daha çok yara alırlar”, “kısaca anlatabilmek, yeteneğin kardeşidir”, “insanlar birbirlerini menfaatleri kadar severler”,  “korkaklar hiçbir zaman zafer anıtı dikememişlerdir”, “ Ağlayıp sızlamak, sabırdan daha yorucudur”, “Bu kadar insan gördüm içlerinden hiç biri Dünya’dan memnun değil, hiç biri de dünyadan gitmek istememektedir”,  “Eğer en yükseğe  ulaşmak istiyorsan  en aşağıdan başlamalısın”,  “yaşam ağır bir yük değil zaten uzun sürmeyecek”, “ Başını eğmek atlara yakışır, korkunuz korktuğunuza güç verir”, “ sözü altın olanların susuşu intihardır”, “neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var biliyormusunuz, çok dinleyelim de az konuşalım diye”, “ne pahasına olursa olsun evlenin, karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, kötü olursa filozof olursunuz”, “kadın kocasının delikanlılıkta sevgilisi, olgunluk çağında arkadaşı…devamı
için

Yine Ramazan ve yine Fındık ayı

M. kemal AYÇİÇEK- 18 Ağustos 2011


Aradan  34 yıl geçmiş..Ne ulaşım ne haberleşme ne kentleşme
şimdiki gibi değildi..sıcak yaz mevsiminde sabahtan akşama kadar
fındık dallarından asılmak, sepet  doldurma yarışı yapmak öyle
dile kolaydı. Şimdi onca yıl aradan sonra yeniden Ramazan ayı
fındık ayına denk  geliverdi.  Ben o 34 yıl önceki Ramazan
ayındaki fındık ayını ve fındık ayından anladığımı anlatacağım,
tabi hatırlayabildiğim kadarıyla..Bu yıl fındık geç oldu,iklim
değişiklikleri yüzünden her yıl Ağustos ayının ilk haftası
başlanan fındık toplanmasına bu yıl ancak üçüncü hafta, yani 15
gün gecikmeli olarak başlanabildi.


Aslında Ramazan ayı, 32 yılda bir aynı zamana denk geliyor.
Fındık ayı da bir ay sürüyor. Şimdiki gibi ne fındık toplama
makinaları icad olmuş, ne patos denilen fındığı den eden
makinalar var, ne fındığı yerden toplayan aletler, tabi ne de ot
biçme makinaları yok o zamanlar. Oruçlu olduğumuz bir gün, bizim
Keltemel diye adlandırdığımız fındıklıktayız. Dedem sağ o zaman,
nenem de sağ tabi. Evdeki yaşlılar, fındık ayında evde yemek
pişirme ve ev işlerini, diğer tayfanın tamamı, hani eli fındık
tutanlarda çoluk çocuk hep birden inilirdi fındıklığa..


Sabah ne kadar erken saatlerde abuskala (Fındıklık- iş yapılan
yerin yöresel adı, başlanmış bir iş alanı) inilirse o kadar
fazla iş görüleceğinden, evde belli bir disiplin içinde hareket
edilirdi. Evin reisi dedem, ne derse işler onun yönlendirmesi
ile yürürdü. Fındığa başlanması için mutlaka Devlet’in
belirlediği fındık toplama tarihleri dikkate alınırdı ki,
fındıkta randıman (kalite) yüksek olsun. Erken toplanan fındıkta
haşlanma, buruşukluk olacağı için genel de erken toplanması, bu
sorunu oluştururdu tabi. Ve fındığı olmuş ve herkesten önce
fındığını bitirmek isteyen bazı aileler vardı ki, gizli gizli
fındığa erken başlar, bunu herkesten gizlerlerdi. Öyle ya,
devlet erken fındık toplandığı ihbarını alırsa onun da bir
cezası vardı.


 Mesela
bakın Özellikle son yılların en düşük fındık rekoltesinin
konuşulduğu bugünlerde, iklimsel değişikliklerden dolayı
dallarda henüz olgunlaşmamış fındık karşısında erken hasadın
üreticileri zarara uğratacağını söyleyen Ordu Üniversitesi
Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turan Karadeniz, “Üretici hem
maddi yönden zarara girecektir, hem de Türk fındığının
kalitesini istemese de düşürecektir. Dolayısıyla erken hasat
edilen fındık üreticinin zararına olacaktır, üreticilerimiz 15
Ağustos’tan önce bahçeye girmemeli. Aceleyle ve erken toplanan
fındıkta hem aflatoksin meydana geliyor, hem de fındık tam
anlamıyla iç dolduramadığı için ürünün randımanı düşük oluyor”
diye uyarıda bulunuluyor şimdiler de bile..


 Öyle evlerde sabah kahvaltısı yapılmadan inilirdi fındıklığa,
güneş doğmadan.. herkes eline bir parça ekmek, biraz da Gurut (Suyu
süzülmüş ayranla çökelek, minzi karışımının kurutulmuş,
yumurtadan büyük hali)
alır,
onu
fındık toplarken bir yandan yer ara sıra da tabi ona taze
fındığı katık ederdi. Güneş biraz yükselince, şöyle fındık
çuvalları da birer ikişer dolunca kuşluk vakti, abuskaldaki
sabah kahvaltısı zamanıdır. Abuskal, işin yapıldığı sahanın
genel adıdır ve burada çay demlenir, ev yakınsa evde hazırlanan
kahvaltılıklar abuskala indirilir ve topluca sabah kahvaltısı
bir piknik havasında yapılırdı. Kahvaltıdan sonra sıkı bir
çalışmaya girilir, taki öğle yemek molası ve namazına kadar.
Asıl işin yürüdüğü saat bu üç saatlık çalışma zamanıdır. Tabi bu
ramazan dışında böyledir. Ramazan ayı olunca, kimse daha hızlı
fındık toplamaya teşvik edilmez.


Ben bizimkilerin maskotuydum o yıllar tabi..sepetçi de
denebilir, türkücüde..yeri gelir, omuzlardan asılan kol
sepetlerini boşaltmak için koştururdum, yeri gelir hani eğilmesi
zor olan yaşlı fındık temlilerinin yere eğilmesini sağlamak için
onların üzerine çıkar, yeri gelir yanımda büyüklerim var demez
aklıma gelen türküyü çağırır, moral verirdim fındık
toplayanlara..dedem, namaz saatlerine çok itibar ettiğinden, o
dönemler şimdiki gibi camilerde hoparlör de olmadığı …

 devamı
için

http://karadenizolay.com/haber/935-bolge-haberleri-yine-ramazan-ve-yine-findik-ayi.html 

Buzağıyı, annesine yalatmadı!

“Günü geçti, hala doğurmadı” diyor ara sıra, derin derin iç çekiyor Mavuş. Ahırda bir sığırı var ve doğum günü geldiği halde hala doğurmamış olmasının sıkıntısı bu. Evinden bir tarafa çıkamıyor, geleni gideniyle bir yere o da gitmek istiyor ama gidemiyor. Henüz doğum yapmamış sığırının gününü doldurmuş olmasına rağmen hala doğurmamış olması, ona ayak bağı oluyor. Bir de torununun düğünü var tabi,”iç çekmek” için bahanesi oldukça fazla aslında.

 Sabah kahvaltısından sonra ahırdan bir böğürtü, ardından sık sık ama normalden farklı çıkan bir sığır sesi. Mavuş, fırlıyor kahvaltı sofrasından sessizce, ağrılarından kambur bir halde aksayarak koşar adımlarla yöneliyor ahıra. Ardından gidiyorum. Ahıra girince buzağıyı görüyoruz, annesinin böğürtülerine aldırmadan buzağıyı annesinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Islak teni, parıl parıldıyor dananın. Henüz doğmuş, gözleri açık ama henüz ayağa kalkabilecek güçte (belki de tecrübe) değil. Kalkmak için yelteniyor, bir… iki … derken başaramıyor. Aklıma fotoğraf makinem geliyor, bir solukta koşturup makinayı alıyorum ve birkaç kare fotoğraf çekiyorum buzağıya.. Belki o an bana kızıyordur ama ben onun o güzelliğine sığınarak, sırf sizlerle de paylaşabilmek adına yapıyorum bunu..Güzel mi güzel bir Kınalı(!)

 Karadeniz’de hemen hemen herkesin bir lakabı vardır,  bilinilirliği ismin önündedir. Öylesine yaygındır ki bu durum mesela Mavuş’un ilk oğlu ortaokuldadır …. devamı http://www.karadenizolay.com/haber/903-cevre-ve-doga-buzagiyi-annesine-yalatmadi.html

Su Hayat, Çeşmeler, Hayrat’tır Karadeniz’ de..

Çeşme, Farsça bir kelimedir aslında,  “çeşm” sözünden geliyor. Bu söz Türkçede “göz”e karşılık olup, “su kaynağı” manasındadır. Türkçede suyun kaynağına “göze” veya “göz” dendiği gibi Farsça’da da çeşme denmektedir. Arapça’da da , pınara “ayn” deniyor. Ayn “göz” manasına geliyor. Ben Karadeniz deki çeşmelerden bir çeşni yapıyorum bu yazımda..görenler var görmeyenler var, belki görmek isteyenler olacaklar vardır. Suyu kaynağından içmek kadar zevkli ve keyif veren ne olabilir?.

 

Karadenizli bunu bilir ve onun için Karadeniz de vardır, her susadığınız bir yerde bir göze, bir oluk, bir kurun, bir çeşme veya tekneler kurma ve yapma geleneği. Kimilerinde oluklar taştan, kepçe misali, kimilerinde bir ağaçtandır hem oluk ve hem de yalaklar ya da tekneler. Su “aziz”dir, “hayat”tır ama oluklar, çeşmeler, kurunlar, tekneler hep hayrattır, hayatın bir parçası olarak  Karadeniz bölgesinde.

 

Çocukluğumuzda tanıdık gözeleri..hani yerden kaynayan, yer altından ufacık kumlarla birlikte suyun yer yüzüyle … devamı için http://www.karadenizolay.com/haber/728-cevre-ve-doga-su-hayat-cesmeler-ise-hayrattir-karadeniz-de.html

Kimse Öpmesun Damadı, gelin kızayi

Yaz mevsimleri genelde
düğün sezonunun da başladığı bir mevsim. Okulların tatile
girmesi ve gurbetteki yakınlarında iştiraklerinin sağlanması
amacıyla genelde tatil dönemine denk getirilen düğünler, yaz
mevsiminin de geleneksel etkinlikleri haline gelir oldu. Tabi
eski köy düğünleri değil de artık salon düğünleri ağırlıklı
olunca ister istemez bugünün düğünleri, geçmiş dönemlerdeki
düğünler kadar insanlarda kalıcı ve hatırlanacak iz
bırakmayabiliyor. Salonlar farklı olsa da artık hep belli
Ritüellerden öte geçilemiyor. Eski dönemler de düğünlere davet
götürüldüğünde, “horon var mı?, horon varsa gelirim” denir
öylece söz alınırdı ama şimdi, kuru davetiyelerle yapılıyor
çağrılar.

 

Düğün sahibinin kişiliğine
göre ya da yaşam tarzına göre şekillenen düğünlerde kimi zaman
her hangi bir çalgı ve oyun olmazken, kimilerin de her türlü
çalgı olabiliyor. Kimileri düğünü dini usulleri esas alarak 
salonlarda mevlüt veya Kur’an-ı kerim okutarak yaparken,
kimileri de sade bir proğramla sadece düğün salonunun
organizasyonlarına uyuyor. Kimi yörelerde de düğün sahibinin
arkadaş çevresinin istek ve taleplerine göre şekilleniyor
düğünler. Artık düğün sezonu açıldığına göre davetlere de
gitmeye insan kendi zamanını ayarlamakta güçlük çekebiliyor. Ben
fırsatını bulabildiğim bir Akçaabat düğününde gördüklerimi
paylaşayım  haberin devamını

http://www.karadenizolay.com/haber/872-aktuel-haber-kimse-opmesun-damadi-gelin-kizayi.html

bulabilirsiniz

Fındık odunundan zon,zondan sepet yapıyor

 

M. Kemal
AYÇİÇEK

 



www.karadenizolay.com

(özel)-Yol kenarında bir mavi tenta. Altında
önde zon yapan bir baba, yan tarafında da oğlu
var. Baba-oğul yan yana bir uğraş içindeler.
O görüntü beni çoçukluğuma götürüyor. Çok
küçükken bizim köyde “sepetçiler” olarak
adlandırılmış bir mahalle vardı.orada ilk kez
insanları, fındık odunlarını yonarken görmüştüm
ve hayran kalmıştım. Ne yapmaya çalıştıklarını
anlamak için izlemiş, izlemiş ama bir türlü
onların ne yapmak istediklerine karar
verememiştim. İki elleriyle tuttukları bir bıçak
(Eğri bıçak), habire kendilerine doğru
çekiyorlar ve fındık odununu yontuyorlardı. İşte
o anları yeniden anımsadım.

 

Trabzon’da
Rahmetli Karadenizli sanatçımız  Erkan
Ocaklı’nın söylediği türküden hatırlayanlarınız
olabilir, “Araklı’nın bir köyü pervanedir
pervane, rastladım düğününe oldum deli divane”
diye, işte bu türküye konu olan  Pervane köyünün
hemen altında, eski adıyla Bifara, yeni adıyla
Merkezköy’de  Araklı- Uğrak-Bayburt  Devlet
karayolu’nun hemen kenarındalar.39 yaşındaki
Recep Erbay ile 17 yaşında, lise öğrencisi oğlu
İzzet Erbay’la birlikteler. Duruyorum
yanlarında. Yoldan geçen araçlardan zaman zaman
çalınan kornalarla verilen selamı alıyorlar,
kimi zaman da yanlarında duranlara sepet
satıyorlar.

 

Günümüzde
kaybolmaya yüz tutmuş bir mesleği yapıyorlar.
Sepetçilik… yazının devamı

http://www.karadenizolay.com/haber/869-aktuel-haber-findik-odununu-zona-zonu-da-sepete-ceviriyor.html

da

Bu adamlar ne yapıyor?

Bu
fotoğraf’ta kocaman adamlar da var çocuklarda..Kiminin sakalları
var kiminin saçları dökülmüş..Hani çocukların çamurla oynamaları
normal ve sıradan kabul edilir ve zaman zaman da sırf bu yüzden
de azarlanır çocuklar! Ama burada o yaşlı adamlar da çocuklar
gibi çamura bulanıyorlar, hem de büyük bir gayretle..Kimi
dizlerindeki ağrılara, kimi de sırtındaki ağrıya, kimi
dizlerindeki ekzamaya kimi de belki cildine dinginlik
kazandırmayı amaçlayarak çamura bulanıyor. Oysa çamur, hep
kötüdür bizim literatürümüzde, ya da olumsuzluk içerir. “Çamur
adamlar” gibi, “çamur at izi kalsın” mantığı gibi..oysa bu
fotoğraftan sonra her halde “çamura giren terlemez”, “gir
çamura, güzelleş” veya uydurun artık uydurabildiğiniz kadar !
Çamur nerede mi? Siz de mi gireceksiniz? Rize’nin İkizdere
ilçesi, ılıca köyünde..



yazının devamı ….http://www.karadenizolay.com/haber/862-cevre-ve-doga-bu-adamlar-ne-yapiyor.html
da